İşkence Karşıtı Mücadele ve İbrahim Kaypakkaya Dosyası

Psikoterapist Onur Gülbudak tarafından 2009’da yayınlanan bu makalenin Komünist Önderimiz Ibrahim Kaypakkaya’nın somutunda devlet tarafından üzeri örtülmüş bir işkencede ölüm ve yargısız infaz dosyası olarak katledilişinin 49. yılında halen hukuken sorusturması gerçekleştirilmemiş olması nedeniyle ve İşkencenin yaygınlaştırılarak günümüzde uygulanmaya devam eden bir vazgeçilmez devlet yöntemi olarak gündemde olduğunu da dikkate alarak Bianet te yayınlanan bu makaleyi bir kezde Devrimci Demokrasi sitesinde yayınlamayı yararlı buluyoruz. Devrimci Demokrasi

***

Onur Gülbudak

Bugün, 36. yılını tamamlamış olan İbrahim Kaypakkaya’nın ölümü, Türkiye’deki en korkunç ve üzeri örtülmüş en ciddi işkence vakalarından.

İşkence karşıtları dahi, işkencenin etkisi konusunda zafiyete düşüyor çoğu kez. Öyle ya, işkence acı ve elem’e ilişkin bir tür “üst terim” olarak yükseldiğinden, işkence bilgisine, belgesine, iddiasına yönelik toplumsal algı, çoğu kez mağdura sempati duyma ya da işkenceciden iğrenme şeklindeki duygusal sınırlar içerisinde kalıyor.

Bu da modern toplumun en basit reflekslerinden olan bir tür imajinasyon ile, işkencenin kendi üzerinde yaşanması halinde çekilecek ızdırabın bilinç dışı olarak tahayyül edilmesi esasına dayanıyor. Bu pekala anlaşılır bir şey. Zaten işkence karşıtlığının asıl dinamiği de budur.  Ne var ki,  duygusal algı ile sınırlı olan bir işkence karşıtlığı, “vaka temelli” geliştiğinden, vakadan zamansal olarak uzaklaşıldıkça, başka bir deyişle empatiyi zorlayan zemin ortadan kalktığında mağdur, travması ile baş başa bırakılıyor.

Hiyerarşik travma zinciri…

İşkence tarihin en etkili siyasi yöntemlerinden ki, öyle olduğundan yüzyıllardır kesintisiz şekilde kullanılıyor. Bir siyaset yöntemi olarak işkence, uygulayıcılarının deneyimleri ve sistematik aktarımı ile siyasi nesnel şartlara göre evrim geçirmekte de güçlük çekmedi. Fakat her halde “esastan” kullanılan bir metot olarak varlığını sürdürdü.  Dahası, uygulayıcılar tarafından  işkencenin formasyonunu yükseltecek bir tür işkence entelektüelizminin geliştiği dahi söylenebilir.

Siyasi işkencenin acı ve elem’den ibaret algılanması işkencenin ömrünü uzatan en önemli sebeplerden.   “Kaba, ilkel” vs. şeklinde değerlendirilen işkencenin bir tür acizlik, iptidai bir cezalandırma taktiği olarak algılanması işkence karşıtı bilincin kırılma noktalarından. Öyle ki, işkence, mağdurun bedenini ve ruh yapısını incitme hedefini çok aşan, bir bütün olarak karşıtının siyasi amaçlarını hedef alan ve etkisi kuşaktan kuşağa devam eden hiyerarşik bir travma zinciridir. Yani, travma sağaltım teorisindeki temel sayıltı, nasıl bireyin travması ile uygun bir zeminde yüzleşmesi esasına dayanıyorsa, bu geniş ölçekli travma ile baş etmenin yolu da toplumsal yüzleşme ve işkencenin siyasi detaylarının deşifrasyonudur.

Bu sebeple işkence ile mücadelenin işkenceci erk üzerinde politik bir baskıya dönüşmesi gerekiyor ki, örneğin, hukuki kazanımlarla yetinen bir yaklaşım dolaylı olarak işkencenin ömrünü ve etkisini arttıran bir değişkene dönüşüyor. Misal, Türkiye’nin çeşitli işkence davaları nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce (AİHM) bilmem kaç bin avro ödemeye mahkum edildiğine ilişkin haberlerin yalnızca belli gazetelerin köşelerinde kalması, herhangi bir hükümet yetkilisinin söz konusu mahkumiyete ilişkin tek bir açıklama yapma ihtiyacı dahi hissetmemesi açık şekilde işkenceyi cesaretlendiriyor. Yine, mağdurla empati kurdurmaya yönelik çıplak hümaniter bir yaklaşım da, kısa soluklu olduğundan işkencenin bağışıklık sistemini güçlendiriyor.

Bu sebeple tutarlı ve etkin bir işkence karşıtlığının geçmişte yaşanmış ve güncel olan tüm işkence olaylarının deşifrasyonu konusunda politik bir motivasyonla hareket etmesi, bu konudaki duyarlılığın işkence ile travmatize olan kitlesel grupların travmaları ile hesaplaşmalarını sağlayacak bir zemine göre örgütlenmesi gerekiyor.

Kaypakkaya dosyası

Bugün, 36. yılını tamamlamış olan İbrahim Kaypakkaya’nın ölümü, Türkiye’deki en korkunç ve üzeri örtülmüş en ciddi işkence vakalarındandır. Bununla birlikte İbrahim Kaypakkaya’nın maruz kaldığı işkence, en politikleşmiş işkence olaylarından olup, çok geniş bir toplumsal sahayı travmatize etmesi amaçlanmıştır.

Ne var ki, Kaypakkaya, sert siyasi tavrı nedeniyle ihmale maruz kalmış, 36 yıl önce yaşadığı ağır işkencenin üzerine gitme cesareti yalnızca siyasi taraftarlarına/ardıllarına bırakılmıştır. Kaypakkaya’nın daha çok o sert ideolojik tutumuyla anılması doğal, fakat bu işkence dosyasının kapağının 36 yıldır açılamamış olması gerek sol’a gerekse tutarlı bir insan hakları savunucusu olduğu  iddiasında olan herkese dert olmalıdır.

Bilindiği gibi 70’li yılların hemen başlarının önemli siyasi portrelerinden olan İbrahim Kaypakkaya’nın gözaltında iken ölümü üzerine derli toplu bir resmi belge bile bulunmaz. Türkiye’de elbette üzeri örtülmüş çok sayıda dosya var fakat, İbrahim Kaypakkaya olayının üzerindeki örtünün bir türlü zorlanamıyor oluşunun daha çok öznel nedenlerden kaynaklandığı, başka deyişle düşünceleri devlet açısından “pek tehlikeli” bulunan bir siyasi kişiliğin ölümünü açığa çıkaracak kitlesel/yaygın bir cesaretin yaratılamamasından kaynakladığı düşüncesindeyim.

Gerek bu sebeple, yani işkence karşıtlığı konusunda daha tutarlı/bütünlüklü bir iradeye olan ihtiyaç nedeniyle, gerekse Kaypakkaya olayının sembolik niteliği sebebiyle, bu dosyanın yeniden açılması talebi önemli bir moment olacaktır. Öyle ki, son yıllarda bir çok “karanlık dosya”nın aydınlanmasına yönelik kitlesel çabanın artması gibi bir olumluktan söz edilebilecekken, bu olumluluktan hiç pay alamamış dosyaların olması üzücüdür. İbrahim Kaypakkaya, adı telafuz edildiğinde akla hemen “işkence”nin geldiği özel bir örnektir, bu sebeple insan hakları mücadelesinde, işkence karşıtı mücadelede önemli bir eşik olduğu gerçeği her ölüm yıldönümünde bizleri rahatsız etmelidir.(OG/EÜ)

* Onur Gülbudak, psikolog.

Onur Gülbudak

Psikoterapist

Exit mobile version